The Guardian kültür sayfasında yayımlanan yazı, Billy Wilder’ın kökeninden Hollywood’daki başarısına kadar geniş bir panorama sunuyor ve BFI Southbank’te 19 Ekim’den yıl sonuna dek sürecek “Almost Perfect” retrospektifinin Wilder’ın kusursuz görünen ama karmaşık kariyerine dair kanıtlar sunduğunu vurguluyor.

Yazı, Wilder’ın 20. yüzyıl başında Avusturya-Macaristan’da doğduğunu ve 21. yüzyıl başında Kaliforniya’da öldüğünü; mezar taşına kazınmış meşhur sözü “I’m a writer but then nobody’s perfect” ile onun kendi mit üreten kişiliğine gönderme yapıldığını belirtiyor. Retrospektifin programı ve Wilder’ın sinema tarihindeki konumuna ilişkin genel değerlendirme haberin ana gelişmesini oluşturuyor.

Wilder’ın kendini efsaneleştirme eğilimi ve gösteri dünyasındaki marka hâline gelişinden söz ediliyor; gençlik yıllarında Berlin’de yaşadığı bir dönemde, arızalı bir tuvaletin gece boyunca çıkardığı sesleri romantikleştirerek “güzel bir şelale” olarak hayal etmesi gibi kişisel anekdotlara yer veriliyor. Bu tür ayrıntıların, onun sinemadaki yaratıcılığına kaynaklık ettiğine dair okumalar aktarılıyor.

Yazı, Wilder’ı sinemanın altın çağında kusursuz işler yapan yönetmen olarak tanımlıyor ve Double Indemnity’yi türünün zirvesi; Some Like It Hot’u genellikle en iyi komedi; Sunset Boulevard’u gösteri dünyası üzerine en iyi film; The Apartment’ı ise muhtemelen onun başyapıtı olarak nitelendiriyor. Bu filmlerin her birinin sinemadaki önemine ilişkin değerlendirmeler metinde korunuyor.

Wilder’ın türler arasında sergilediği çeşitlilik de vurgulanıyor: Ace in the Hole’un gazete endüstrisine yönelik acımasız bir hiciv olduğu, Witness for the Prosecution’un etkili bir mahkeme dramasına dönüştüğü ve The Lost Weekend’in 1940’larda alkolizmi önceleyen bir şekilde ele aldığı belirtiliyor. Hatta daha az anılan eserlerinden biri olan The Seven Year Itch’in bile Marilyn Monroe’nun şapşağıp etek açıldığı altgeçit sahnesi gibi yüzyılın ikonik görsellerinden birini içerdiği hatırlatılıyor.

Biyografik ayrıntılar arasında Wilder’ın 1906 doğumlu Samuel Wilder olduğu, annesinin ona “Billie” lakabını taktığı ve gençken gazeteci ile taxi dancer gibi işler yaptığı; bunların onun insan gözlemi tutkusu ve sahneye olan düşkünlüğünün işaretleri olduğu yer alıyor. Sinema kariyerinin Berlin’de sessiz dönem senaristliğiyle başladığı, People on Sunday gibi işlerin ardından Nazizmin yükselişiyle birlikte hem kendisi hem meslektaşlarının Hollywood’a göç ettiğinin altı çiziliyor.

Hitler’in iktidara gelişi sonrası Wilder’ın önce Fransa’ya kaçtığı, 1934’te Mauvaise Graine ile yönetmenliğe başladığı ve aynı yıl Hollywood’a gittiği anlatılıyor. Hollywood döneminde Charles Brackett ile iş birliği, Howard Hawks, Mitchell Leisen ve Ernst Lubitsch gibi isimler için senaryolar yazması ve Lubitsch’ı örnek aldığı için “What would Lubitsch do?” yazılı bir işaret asması gibi ayrıntılar kaynakta yer aldığı şekilde aktarılıyor.

Double Indemnity’nin Wilder’a şöhret kazandırdığı ve filmin kara film (film noir) türündeki etkisinin üzerinde duruluyor; ayrıca, aile fertlerinin kamplarda ölümünün bu döneme denk geldiği ve onun eserlerine hayatta kalmış birinin suçluluk duygusunu (survivor’s guilt) taşıdığına dair yorumların metinde bulunduğu korunuyor. Haberde ayrıca, Paramount kasasındaki alternatif bir finalin Walter karakterinin gaz odasında idam edildiğini gösterdiği bilgisi yer alıyor.

Wilder’ın Amerikan konsolosluğunda sınır dışı edilebileceği endişesini yaşadığı; kendisini “I write movies” diye tanımladıktan sonra pasaportuna mühür vurulup “Write some good ones” denildiğine ilişkin anekdot da makalede aktarılıyor. Yazı, Wilder’ın sonraki yıllarda da üretkenliğini sürdürdüğünü ancak son filmlerinin onu “zamansız” gösterdiğini; Fedora gibi filmlerin ise daha sonraki edebi ve sinematik uyarlamalara ilham verdiğini belirtiyor.

Son olarak metin, Wilder’ın hayatındaki tekrar eden tuvalet/şelale anısıyla bitiyor: Yirmi beş yıl sonra Avusturya’da gerçek bir şelalenin önünde uzanırken aklına hâlâ o “lanet tuvaletin” geldiğini söylemesi, hem kariyerindeki karanlıkla ışığı harmanlayan üslubunu hem de kişisel mizahını örnekliyor.

Kaynak: The Guardian CultureKaynağa git ↗Yayın:
← Tüm haberlere dön