The Guardian kültür sayfasında yer alan inceleme, Channel 4’ün yeni dramedy’si Break Clause’un hikâyesini ve dizinin sunduğu ekonomik gerilim temasını ayrıntılı biçimde ele alıyor. Dizinin merkezinde, Ben (Samuel Bottomley) ve Lil (Lara Ricote) adlı iki Leeds Üniversitesi mezunu çift var; Londra’ya taşınmadan önce bir olay yaşanıyor ve yeni dairelerinin koridorunda yapılan itirafla çift ayrılıyor. Ancak emlak görevlisi, kira sözleşmesinin geri alınamaz olduğunu söyleyerek onların altı ay boyunca aynı evde kalmak zorunda olduklarını bildiriyor ve bu durum dizinin ana gerilimini oluşturuyor.
İnceleme, Break Clause’un pek çok dizinin görmezden geldiği bir sahayı, gençlerin konut krizinin yarattığı ekonomik baskıyı işlediğini vurguluyor. Çiftin güney Londra’daki eski bir belediye dairesinde yaşadığı; civardaki karanlık altgeçitlerin, kirli çöplerin ve gerçekçi mekânların anlatımıyla dizinin hayalperest olmayan bir ton yakaladığı belirtiliyor. Yazar, Ben’in çöp karıştırıp yiyecek aradığı bir komşuyla karşılaştığı sahayı örnek vererek, foraging influencer’larının gönderilerini taklit etme çabalarının bile trajikomik şekilde başarısız kaldığını aktarıyor.
Karakterler üzerinden ekonomik eşitsizlik gösteriliyor: Lil bir mimar olarak bir firmada terfi yolunda ilerlerken Ben yazar olarak tutundurulamıyor. Ben’in para kazanma çabaları arasında £800 karşılığında virüs enjekte edilen tıbbi denek olmayı gönüllü olarak kabul etmesi yer alıyor; inceleme, onun “iyi bir yazar” olmadığını ima eden davranışlarını, örneğin özel ders verdiği bir gençten YA roman fikrini çalmaya çalışmasını da not ediyor.
Dizide ayrıca çiftin ayrılık sonrası birbirlerinin gözleri önünde flört etmeye çalışması, yasaklı ama pratik nedenlerle birlikte yaşamaya devam etmeleri ve altı aylık sözleşme sebebiyle birbirlerine yakın kalmak zorunda oluşları işleniyor. Yazı, çiftin yasa dışı bir şekilde evi başkasına kiralayabilecek durumda olsalar da bunun muhtemelen her iki tarafa da başka bir yaşam sağlar hale gelmeyeceğini, bu yüzden böyle bir seçeneğin pratik olmadığını belirtiyor.
İnceleme, dizinin "will-they-won’t-they" hattının zaman zaman zayıf kaldığını, John Thomson’un Ben’in babası rolünde yeterince kullanılmadığını not ederken; genel olarak diyalog ve yönetimde bir canlılık olduğunu, özellikle Lara Ricote’un performansının öne çıktığını yazıyor. Ricote’un sahnedeki enerjisi Megan Stalter ve Jenny Slate karışımı bir etki yarattığı; en iyi mizah vuruşlarını onun yaptığı vurgulanıyor.
Yazar, Ricote’un canlandırdığı Lil karakterine dair örnek sahneler veriyor: Lil’in anın romantizmine kapılıp gençlerle çift atlaya atlaması ya da Thames kıyısındaki bir bankta yabancı birinin omzuna başını yaslaması gibi anların etraftakilerin iğrenmiş ve kafası karışık bakışlarını çektiğini; Lil’in bunun üzerine "Kötü seçim benden kaynaklandı" dediğini aktarıyor. Bu sahneler, karakterin çekiciliği ve dizinin mizah anlayışını somutlaştırmak için kullanılıyor.
Son bölümde inceleme, Break Clause’un aşkın her şeyi fethedeceğine bütünüyle inanmayan bir diziyi izleyiciye sunduğunu belirterek kapanış yapıyor. Yazar, günümüz ekonomik şartlarında yirmili yaşlardaki çiftlerin çoğunlukla kira paylaşmak için birlikte yaşadığını, Londra'da kimsenin gerçekten aşık olmak gibi üst düzey öz-gerçekleştirme imkanlarına ulaşamadığını ve birçok komedinin aksine dizinin bu gerçekçiliği yansıttığını savunuyor. İnceleme yorum ağırlıklı olup Guardian’ın eleştirel değerlendirmelerinden biri olarak sunuluyor.



