Guardian köşe yazarı Dave Schilling, Instagram Reels videoları paylaşmaya başladığını ve bunun sonucunda yaşadığı dönüşümü, çekincelerini ve gözlemlerini anlatıyor. Yazının ana gelişmesi, Schilling’in içerik üretimine adım atması ve bunun şehrindeki (Los Angeles bağlamında anlatılan) gündelik hayatı nasıl etkilediğine dair kişisel tespiti: influencer kültürünün şehir yaşamını ve hizmet sektörünü belirgin şekilde şekillendirdiği yönündeki görüşü.
Schilling, Reels yapmaya başlamasının nedenini ekonomi ve görünürlük kaygısına bağlıyor; küresel yaratıcı endüstrinin sosyal medya videoları etrafında döndüğünü, yazılı içeriğin geride kaldığını ve hatta orta yaşlı, çekici sayılabilecek bir boşanmış ebeveynin bile fatura ödemek için star olmaya çalışabileceğini söylüyor. Burbank havalimanı terminali gibi gündelik konulardan şikâyet ederek bile gelir elde etme potansiyelinden söz ediyor.
Buna rağmen süreçten hoşlanmadığını, CapCut’ta yeşil ekran karşısında konuşurken genelde ‘cringe’ hissettiğini yazıyor. Mikrofonlardan, eskiden daha büyük olan cihazlardan ve bugünün küçük tüylü mikrofonlarından bahsederek kişisel bir nostalji de paylaşıyor.
Schilling’e göre Reels’in ve benzeri kısa videoların yapımının kolay olması, küçük gündelik memnuniyetsizlikleri bile içerik olarak tüketilmesine yol açıyor: eksik gelen bir Uber Eats siparişi, çips paketindeki fazla hava ya da bir beyzbol maçının sonucu bile Reel konusu olabiliyor. Bu kolaylık, algoritmanın talep ettiği estetiğin “yeterince çekici” olanı üretmeye ittiğini ifade ediyor.
Yazar, büyük şehirlerde özellikle influencerların her yerde olduğunu, “gizli mekan” restoranlar, gösterişli kokteyller, hatta çamaşırhane gibi sıradan yerler için bile içerik ürettiklerini; bazen aynı mekânda bir başkasının içerik çekimiyle yan yana durduklarını anlatıyor. Bu durumu Kaliforniya Altına Hücumuna benzetiyor; Levi’s ve floppy şapka yerine Alo ve On Running gibi markaların olduğu bir arayıştan söz ediyor.
Yazıda yiyecek odaklı influencerlığın restoranların kaderini belirleyebildiği, bazı mekânları normal müşteriler için çekilmez hale getirdiği vurgulanıyor. Buna karşılık, bazı yerler misafirlerin fotoğraf çekimlerini engellemeye çalışıyor; örnek olarak Hotel du Cap-Eden-Roc’un fotoğraf çekimlerini yasakladığı ve bazı müşterilerin iddialara göre yemek rezervasyonu yapıp sonra mekâna gelip sadece poz verdiği anlatılıyor. Schilling, restoranların ve otellerin fotoğraf kısıtlamalarının uygulanmasının zor olduğunu, bunun neredeyse ‘nefes almayı yasaklamak’a benzediğini söylüyor.
Kişisel bir itiraf ve çelişki olarak Schilling, Sunset Tower’a fotoğraf çekmek için gittiğini ama önce oturup yemek yemeyi tercih ettiğini, Tower Bar’ın yıllardır fotoğraf çekimini sınırlamaya çalıştığını belirtiyor. Bir yandan influencer kültüründen tiksindiğini söylerken diğer yandan beğeni almanın dopamin etkisine kapıldığını ve bunun gelir elde etme imkânı olarak cazip olduğunu itiraf ediyor; kariyer alternatiflerinin daraldığı bir ortamda bunun “kaybetmemek” için bir yol olduğunu düşündüğünü aktarıyor.
Yazı genelinde, video odaklı platformların ve reklam bütçelerinin yazılı mecralardan videoya kaymasıyla birlikte bu fırsatları görmezden gelmenin de kaybetmek anlamına geldiği görüşü tekrarlanıyor. Schilling, geçmişte bu kentte (yazıda Los Angeles bağlamında) film yapımının canlı olduğunu; bugün ise setlerin sokaklara, kameraların ceplerimize girdiğini ve gündelik hayatın artık sahneye dönüştüğünü belirtiyor. Bu metin, yazarın kişisel gözlemleri ve eleştirileri üzerine kurulu bir yorum yazısıdır.



