The Guardian için yazan Brigid Delaney, çevrimiçi yaşamların zamanla küçük kişisel profillerden kapsamlı, halkın görebildiği 'bahçelere' dönüştüğünü ve bunun kimlik, duygu ve dikkat üzerinde derin etkileri olduğunu savunuyor. Delaney’e göre insanlar başlangıçta Facebook, Tumblr veya Myspace gibi platformlarda eğlence amaçlı paylaşımlar yaparken; daha sonra Instagram, LinkedIn, X/Twitter gibi farklı mecralarda varlık gösterip bu alanları başkalarının gözünden değerlendirmeye başlıyor. Yazar, bu başkalarının gözleriyle bakma hâlinin içeriklerin nasıl algılanacağı, beğeni ve takipçi sayıları etrafında bir kaygı düzeni yarattığını; zamanla bu dijital alanların evlerimiz kadar kapsayıcı olduğunu ve dış dünyanın öneminin azaldığını belirtiyor.

Delaney, bazı kullanıcıların çevrimiçi 'bahçelerini' cazip hale getirerek bundan gelir elde etmeye çalıştıklarını, bunun da daha büyük sayılar için sürekli çaba gerektirdiğini yazıyor. Yazıda; kullanıcıların başka hesaplarla kıyaslama, yanlış dikilen içerikler için eleştiri ve saldırıya maruz kalma gibi noktalarda sürekli bir denetim ve baskı hissettikleri vurgulanıyor. Bu süreç sonucunda, gerçek dünyanın geri plana ittiği ve insanların dijital alanlara bağımlı hale geldiği bir yapı ortaya çıktığını; bunun da birçok kişiyi akıl sağlığı açısından zorlayan bir duruma dönüştüğünü öne sürüyor. Delaney, geriye dönüp bakanların son on yılı ya da daha fazlasını "kimliklerimizin, siyasal ve sosyal hayatımızın dijital alana taşındığı" dönem olarak göreceklerini yazıyor ve bunu bazıları için akıl sağlığını olumsuz etkileyen bir göç biçimi olarak tanımlıyor.

Yazıda dijital görünürlüğün, gerçek yaşamın iyileştirilmesinden daha önemli hale getirilmesinin sinyallerini aşırı güçlendirdiği; bunun da "massive serf culture" yani insanların dijital bahçelere hizmet eden bir düzene dönüştüğüne dair bir tespitle anlatıldığı aktarılıyor. Delaney, bunun sonucunda gerçekten özgür olanların, çok popüler dijital bahçelere sahip olanlar değil; küçük özel bahçeleri olanlar veya hiç bahçesi olmayanlar olacağını ifade ediyor. Yazıda ayrıca ortalama bir kullanıcının sosyal medyada günde yaklaşık 2 saat 39 dakika geçirdiği bilgisi de yer alıyor ve bu sürenin dijital alanların hayatımızdaki ağırlığını gösteren bir gösterge olarak sunuluyor.

Post-lüks statü iddiası

Delaney, marka stratejistleri ve trend öngörücülerinin 2026 için yaptığı değerlendirmelere atıfla "statünün gerçek ölçüsünün gizlilik ve düşük ya da hiç dijital ayak izi olmaya dönüşeceği" görüşünü aktarıyor. Yazıda, bu yaklaşımın bir tür 'off-grid' yaşamı yeni bir statü sembolü haline getirdiği; gerçek dünyada zengin ve ilginç bir hayat yaşayıp bunu paylaşma ihtiyacı hissetmemenin yeni ayrıcalık olacağı öne sürülüyor.

Yazıda ayrıca, çevrimdışı olmanın getirileri sıralanıyor: Paylaşım zorunluluğunun olmaması nedeniyle özsaygının paylaşımlara bağlanmaması; gelirin, statünün ve finansal güvenliğin sosyal medya hesaplarına bağlı olmaması; dikkat süresinin ve eleştirel düşünme yetisinin korunması; duygusal istikrarın içerik performansına endeksli olmaması; ve insanların davranışlarını sürekli algılanma açısından düzenleme zorunluluğunu içselleştirmemesi bunların arasında sayılıyor.

Son bölümde Delaney, marka stratejisti Eugene Healey’in Substack yazılarına atıf yaparak Healey’in "the greatest privilege is to be chronically offline" ve "in this culture of overexposure – it’s only natural that it becomes desirable to opt out" sözlerini aktarıyor. Yazara göre nihai gösteriş, sosyal medyaya ihtiyaç duymamak ve dijital bahçeden çıkarak gerçek hayata dönmektir. Delaney'in metni bir yorum/eleştiri niteliğinde olup, çevrimiçi yaşamların kişisel ve toplumsal etkilerine dair yazarın okumalarını ve öngörülerini içerir.

Kaynak: The Guardian Social MediaKaynağa git ↗Yayın:
← Tüm haberlere dön