Guardian'daki yazı, Yuval Abraham ve Rachel Szor'un NAZA adlı belgeselini, bu film aracılığıyla yapılan söyleşilerin içeriğini ve filmin etrafında yükselen tartışmaları ele alıyor. Yazı, anonimleştirilmiş İsrail istihbarat mensuplarının Gazze'ye yönelik operasyonların uzaktan yürütülmesini anlattığını, bazı konuşmacıların bunun gerekçesi olarak 7 Ekim saldırılarını gösterdiklerini ve birinin açıkça “they have been conducting a genocide” (sozcükler metinde böyle aktarılıyor) dediğini aktarıyor. Belgeselin çarpıcı ve sarsıcı olduğunu vurgulayan metin, aynı türdeki "perpetrator cinema" örnekleriyle karşılaştırma yapıyor ve filmin hem etik hem toplumsal yankılarını tartışıyor.
Yazı, NAZA'yı Joshua Oppenheimer'ın The Act of Killing, Errol Morris'in Standard Operating Procedure ve Jonathan Glazer'in The Zone of Interest gibi eserlerle bir akım içinde değerlendiriyor. Bu karşılaştırma, izleyicinin suça iştirak eden kişiyle nasıl ilişki kuracağı, empati kurmanın imkânsızlaştığı durumlar ve failleri anlamaya çalışmanın ne anlama geldiği üzerine sorular üretiyor. Oppenheimer'ın "To understand a crime as a human activity, we have to look at the human beings who undertake that activity" sözünden alıntı yapılarak, perpetrator sinemasının insan davranışını çözümleme iddiası hatırlatılıyor.
Metin, NAZA'daki konuşmacıların profiline dikkat çekiyor: orta sınıf, Millennial kuşağı, kendilerini solcu ve ırkçı olmadıklarını söyleyen Tel Avivli yükselemeye aday kişiler. Yazar bu durum üzerinden filmin izleyicide yarattığı rahatsızlığı ve “banal evil” (kötülüğün sıradanlığı) tartışmasını gündeme getiriyor; Eichmann benzetmesinin tartışmalı olduğunu ama söz konusu benzetmenin filmde bir katılımcı tarafından yapıldığını belirtiyor.
NAZA'ya karşı gelen tepkiler ayrıntılı şekilde aktarılıyor. Yazıda, İsrail hükümetinin yönetmenleri vatandaşlıktan çıkarmayı gündeme getirdiği gibi tehditler savurduğu; ayrıca yönetimin hikâyeyi kontrol altına almaya çalıştığı ve buna karşılık "Naza: The Real Story" adlı bir karşı filmin başlatıldığı belirtiliyor. Filmin Filistinli eleştirmenlerden de tepki aldığı vurgulanıyor; örnek olarak şair Mosab Abu Toha'nın sosyal medyada "Her şey orada" diyerek Gazze'deki son üç yılın zaten Gazze'den gelen anlatılarla belgelendiğini öne sürdüğü alıntılanıyor: "So what will this film add?".
Yazı, perpetrator sinemasının etik açmazlarını ele alırken örnekler üzerinden farklı yaklaşımları tartışıyor. Standard Operating Procedure'de ABD askerlerinin itiraf ve kaçamaklarına, bu kişilere ödeme yapılmasına; The Act of Killing'de ise tetikçilerin pişmanlıktan uzak, hatta neşeyle anlattıklarına işaret ediliyor. NAZA'da da bazı röportaj yapılanların "the opposite of shame" ifadelerini kullandığı aktarılıyor. Bu durum, filmin faillere söz hakkı tanımasının ne anlama geldiği sorusunu yeniden gündeme getiriyor.
Makale, yönetmenin, belgeselin ve röportajların rolünü de tartışmaya açıyor: Yazar, belgeselcinin "komplicity" (suça ortak olma/kolaylaştırma) ile yüzleşmesi gerektiğini, buna rağmen bazı durumlarda konuşmacıların ortaya konuşarak, filme gelerek hikâyenin açığa çıkmasını sağladığını belirtiyor. Örnek olarak Lissette Orozco'nun 2017 tarihli Adriana’s Pact belgeselinde aile içi ihanet ve itirafın hikâyeye nasıl katkıda bulunduğu anılıyor. Ayrıca Oppenheimer'ın Act of Killing'i Endonezya'da ücretsiz erişime açmasının yaptırım ve etki stratejisi olarak gösterildiği aktarılıyor.
Yazı, perpetrator sinemasının sağladığı umudun sınırlı ve spesifik olduğunu savunuyor: Bu filmlerin failin insanlığını göstermekle birlikte aynı zamanda suç işleyebilecek insani eğilimleri de ortaya koyduğu, bu ikilemin izleyicide hem anlama hem de savaş suçlarına karşı koyma imkânı sunduğu ifade ediliyor. Jewish Currents podcast'inde Oppenheimer ile yapılan konuşmadan aktarılan bölümde, failin eylemini insan etkinliği olarak anlamanın gerekliliği tekrarlanıyor; Rami Younis'in aktardığı Hany Abu-Assad sözüyle de "düşmanı şeytanlaştırmanın" kendimizi ne hale getireceği sorgulanıyor: "What do you think happens when you keep demonising your enemy?"
Sonuç bölümünde metin, NAZA'nın yalnızca suçluyu görünür kılmakla kalmayıp aynı zamanda toplum içindeki hiyerarşilere, siyasi sorumluluğa ve resmi anlatılara yönelttiği eleştiriyi öne çıkarıyor. Yazar, bu tür filmlerin izleyicide kolay bir katarsis sağlamadığını, ancak faillerin söylemlerini açığa çıkararak hem suçun tanımının nasıl yapıldığını hem de görünmeyen ve söyleme geçirilmemiş güç ilişkilerini sorguladığını belirtiyor.



