Bir yazar, Stone Roses gitaristi John Squire’ın ve grubun 1989 tarihli albümünün kendisini içe dönüklüğünü kabul etmeye ittiğini ve yıllar sonra Squire ile yaptığı karşılaşmanın bunu pekiştirdiğini anlatıyor. Yazı, yazarın 1991 sonbaharında Midlands’ta bir yatılı okulda yaşadığı sosyal baskı ve dışlanmışlık hissinden başlayarak, Stone Roses ile tanışmasının hayatındaki dönüştürücü etkisini ve sonrasında gelen buluşmayı ana hatlarıyla aktarıyor.
Yazar, yatılı okulun “avcılar ve avlar” atmosferini, sürekli sosyal incelemenin ve yüksek sesli özgüvenin hüküm sürdüğü bir ortamı anlatıyor; kendi düşüncelerinin konuşmaların gerisinde kaldığını ve müziğin o ana kadar kendisine yardımcı olmadığını söylüyor. Daha önce izlediği rock yıldızlarının şovbaz görüntüsünün kendisini dışladığını hisseden yazar, 1989’daki Stone Roses albümünü keşfetmesiyle farklı bir deneyim yaşadığını belirtiyor.
Albüm kapağındaki John Squire’ın görseli ve özellikle Squire’ın gitar soloları yazarın dikkatini çekiyor; Squire’ın sahnedeki beklenen şovmen tavrından uzak, Manchester sokak stiliyle ve sessiz, yoğun bir karakter olarak görünmesi yazarın algısını değiştiriyor. Squire’ın Gretsch Country Gentleman çalarken bunu bir “penis uzantısı” gibi göstermemesi, yazar için önemli bir örnek teşkil ediyor.
Daha sonra NME arşivlerini karıştıran yazar, Squire hakkında daha fazla şey öğreniyor: zaman zaman maketçi olduğu, The Wind in the Willows üzerinde çalıştığı ve 70’ler punk’ının çocuğu olduğu bilgileri, Squire’ı hem esrarengiz hem de dünyadan kopuk olmayan biri olarak konumlandırıyor. Bir röportajda Squire’ın grubun neyle ilgili olduğuna dair yanıtını aktarıyor: “Love and hate. War and peace. Morecambe and Wise …”
Squire aracılığıyla yazar resim (özellikle Jackson Pollock stilinden etkilenmiş kapak resimleri ve gitar süslemeleri), modern tarih (örneğin Bye Bye Badman’daki Mayıs 68 göndermesi), moda ve dine dair ilgiler ediniyor; Love Spreads şarkısındaki İsa betimlemesinin (şarkıda İsa’nın Siyah bir kadın olarak tasavvur edilmesi) ikono-klastik yönünü hissediyor. Bu keşifler, sessizliğin aynı zamanda karizmatik, iğneleyici ve sanata uygun bir temperament olabileceğini fark ettirmesine yol açıyor.
Yazar, Stone Roses’ı okulda dinlemenin kendisini benzer zevklere sahip gizli bir indie çevresine soktuğunu, sınıf arkadaşlarıyla kaset paylaşımları, mixtape’ler yapma ve birbirlerinin özgüvenini inşa etme süreçlerinin kendisi için dönüştürücü olduğunu anlatıyor. Aynı yıl gitara başladığını, müzik basını için yazdığını ve zamanla kendi grubunda öyle yüksek sesle çaldığını ki “binlerce bağıran gösterişçiyi bastırabildiğini” söylüyor.
Squire genelde az röportaj veren biri olduğu için yazar, Guitarist Magazine için Cheshire’daki çiftlik evine gittiğinde konuşmayacağından endişe duyuyor. Ancak stüdyosunda geçen bir saatlik karşılaşmada Squire’ın düşünceli, nüktedan ve derin olduğu; okul yıllarından kalma, Pollock tarzı boyalarla süsledikleri gitarı imzaladığı ve vedalaşırken yazara sarıldığı aktarılıyor.
Makaleyi bitirirken yazar, John Squire’ın kendisini değiştirmediğini ama onunla birlikte kendisiyle çatışmayı bırakmasına yardımcı olduğunu söylüyor: sesini yükseltmeye çalışma zorunluluğunu reddedip içe dönüklüğünü kabullenmiş. Günümüzde influencer kültürünün abartılı gösterişli hâliyle kıyaslandığında, Squire’ın kendi şartlarında var olmasının ve hayalgücüne yer bırakmasının bir tür serinlik örneği olduğunu ekliyor ve belki de hepimizin biraz daha Squire gibi olabileceğimizi öneriyor.



