Elif Şafak, yeni romanı In One Brief Moment All Eternity üzerinden “kaos zamanında yazmanın değeri var mı?” sorusunu ve kendi yaratıcı krizini konuştukça, eserinin Gustave Flaubert’in kurgusal yaşamını sevgiyle yeniden yazdığını ve edebiyata bir aşk mektubu olduğunu söylüyor. Batı’da ve Türkiye’de geniş okur kitlesine sahip yazar, son yıllarda artan popülerliğini ve aynı zamanda yaşadığı kişisel ve siyasal baskıları röportaj boyunca anlattı.
Şafak, uzun yıllardır okurlar tarafından sevildiğini, There Are Rivers in the Sky'ın İngiltere'de çok satanlar arasında yer aldığını; The Island of Missing Trees ve 10 Minutes 38 Seconds in This Strange World gibi kitaplarının prestijli ödül listelerine girdiğini ve geçen Aralık ayında Royal Society of Literature başkanlığına seçildiğini hatırlatıyor. 2017 TED konuşmasının 6.4 milyonun üzerinde izlendiğini belirtiyor ve kendini “küresel bir ruh, göçebe ve anlatıcı” olarak tanımlıyor.
Yeni romanı, Flaubert’in hayatını çok sesli, stilistik açıdan deneysel bir kurguya dönüştürüyor: Shafak, kitabı “edebiyata aşk mektubu” olarak nitelendiriyor ve eserin Flaubert’i yalnız, yanlış anlaşılan bir çocuk olarak resmettiğini söylüyor. Roman, Shafak’ın tanımıyla “üç A çağı”ndan (Angst, Anger ve AI) doğan bir sorgulamayı taşıyor ve yazarın kendi depresyonu, hüzün ve yaratıcı kuşkularından besleniyor; yazmanın kriz zamanında anlamı üzerine kafa yoruyor.
Anlatı, Flaubert’in dünyasını sadece erkek bakış açısından okumuyor; roman Julie (hizmetçisi), maman, Louise Colet, George Sand, genç bir akrobat, Jamilah adında bir deve ve Emma Bovary gibi farklı seslerle örülüyor. Shafak, gezi notlarında adı geçen Mısır’lı dansçı ve fahişe Kuchuck Hanem’i hatırlatarak “Belki Madame Bovary’ye ilham veren kadın budur” diyerek, ikonik Fransız kahramanın kökenine alternatif bir okuma öneriyor.
Romanda opium, frengi (syphilis) ve İstanbul’a ait bölümlere yer verildiğini; Şafak’ın uzun anlatının kültürel ve doğayla bağlantıları onurlandırma işlevine inandığını görüyoruz. Yazar, kendi çokkültürlü geçmişinin ve yetişme biçiminin eserlerine sürekli biçimde aktığını, farklı kültürel “kolların” romanlarına aktığını ifade ediyor.
Röportajda biyografik ayrıntılar da öne çıkıyor: Şafak 1971'de Strasbourg'da doğdu, çocukluğu Ankara’da geçti; anneannesi ve annesinin farklı etkilerini anlatıyor. Babasının uzaklığı ve aile içindeki boşluk hissinin Flaubert ile kurduğu paralellerin yazılarına yansıdığını belirtiyor. Akademik eğitimini uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi alanında tamamladıktan sonra Türkiye’de yayımlanan ilk kitapları ve İngilizce yazma kararının memleketinde tartışmalara yol açtığını aktarıyor.
Şafak, edebiyat tarihinin ünlü sansür ve dava örneğiyle kendi deneyimini karşılaştırıyor: 1857'de Madame Bovary'nin yargılanmasıyla eşleştirilen duruma, kendisinin 2006'da The Bastard of Istanbul nedeniyle “Türklüğün alenen aşağilanması” iddiasıyla açılan davayı ve yaşadığı tehditleri getiriyor; o süreçte bir buçuk yıl boyunca koruma eşliğinde yaşadığını, fotoğraflarının yakıldığını ve hakaret edildiğini söylüyor. 2019'da 10 Minutes 38 Seconds in This Strange World ile ilgili soruşturmaya da atıf yapılıyor ve eşinin, Eyüp Can’ın, 2016 sonrası aydınlara yönelik baskılar kapsamında arananlar listesine girdiği belirtildi.
Kimliğini açıkladığı 2017 TED konuşmasının ardından Türkiye’den aldığı yoğun tepkiye de değinen Şafak, o dönemin “oldukça acı verici” olduğunu söylüyor. Türkiye’ye son gelişinin 11 yıl önce olduğunu, özgürlüğe ve ifade hürriyetine ihtiyaç duyduğunu belirterek önce İngilizceye, sonra da Birleşik Krallık’a yerleştiğini ifade ediyor; Londra’yı artık ev gibi hissettiğini ekliyor.
Son bölümde ise aile, çalışma düzeni ve yazma disiplini üzerine kişisel ayrıntılar var: Çocuklarının üniversite dönemine başladığını, annesinin sık sık yanlarında kaldığını, geceleri yazmayı tercih ettiğini; melodik death metal dinleyerek, bazen aynı parçayı 80–90 kez ardarda çalmak gibi alışkanlıkları olduğunu söylüyor. Yazma sürecinin şüphe, anksiyete ve hatta panik ataklar getirdiğini; biten projelerde tatmin yerine bir tür yas ve kayıp hissettiğini itiraf ediyor. Şafak, edebiyatı “insanların birbirini dinlediği, yavaşladığı, ortak insanlığı hatırladığı son demokratik mekan” olarak tanımlıyor ve kadınların kamusal alanda ses sahibi olmasının önemini vurguluyor.



