Stephen Fry, The Guardian için kaleme aldığı yazıda Sherlock Holmes karakterinin yaşamının seyrini nasıl belirlediğini anlattı ve Holmes mitinin edebiyat ile popüler kültür üzerindeki kalıcı etkilerini değerlendirdi. Fry, Holmes’un kendisi için sadece bir okuma merakı olmadığını; Sherlock merakının genç yaşta katıldığı Sherlock Holmes Society of London toplantısı, okuldan atılma ve bunun sonucunda yaşanan sancılar üzerinden kariyer yolunu nasıl şekillendirdiğini anlatırken bu dönüşümün hayatında belirleyici olduğunu vurguluyor.
Yazıda Fry, Arthur Conan Doyle’un Sherlock Holmes’u ilk kez 1887’de yayımladığı A Study in Scarlet ile yarattığını; Doyle’un karakteri ısrarla yazmaya devam ettiğini ama daha sonra Holmes’u Reichenbach Şelalesi'nde öldürerek kamuoyunun büyük tepkisini çektiğini hatırlatıyor. Kamuoyundaki öfke ve yas havası Doyle’u geri adım attırmış, daha sonra Holmes’u The Return of Sherlock Holmes ile yeniden görünür kılmış; Doyle’un yaşamı boyunca Holmes maceralarını yazmayı sürdürdüğü, ancak hikâyelerin çoğunu Birinci Dünya Savaşı öncesinde konumlandırdığı aktarılıyor.
Fry, Canon olarak anılan ve Arthur Conan Doyle’un eserlerini kapsayan tüm gövdenin dört roman ve beş kısa öykü derlemesinden oluştuğunu, toplamda 60 kanonik öykü bulunduğunu belirtiyor ve sonrasında yazılanların sayısının hesaplanamayacak kadar çok olduğunu ekliyor. Fry kendi Holmes pastişini yazdığını ve Canon’u Audible için tamamen seslendirdiğini de metninde paylaşıyor.
Kültürel dönüşümlere ve adaptasyonlara değinen yazıda, sahne oyunları ve sessiz filmlerle başlayan Holmes uyarlamalarının ölümünden sonra daha da yayıldığı, Basil Rathbone ve Nigel Bruce’un başrollerde olduğu Hollywood filmlerinin ikiliyi farklı dönem ve bağlamlara taşıdığı; 1940’larda Nazilerle yüzleşme gibi modern zaman ilişkilerinin işlendiği örneklerin ortaya çıktığı belirtiliyor. Ayrıca Conan Doyle Mirası’nın bazı uyarlamalara izin verdiği ve Holmes’un 2014–2023 arasında kamu malı durumuna girdiği not ediliyor.
Fry kişisel anekdotlarda, Sherlock Holmes Society of London’a tarihteki en genç üye olarak katıldığını; bir toplantıda Moriarty tasvirini TS Eliot’un Macavity karakteriyle karşılaştıran bir konuşma yaptığını ve bunun ardından okuldan izinsiz üç gün gecikmeli dönmesi nedeniyle önce kayıp ilanı verilmesi, sonra okuldan atılması ve nihayetinde hapse kadar ulaşan olaylar zincirinin kitabı Moab Is My Washpot’ta ayrıntılı olarak anlatıldığını aktarıyor. Bu dönemin onu düzelme kararı almaya ve Cambridge’e gitmeye sevk ettiğini, orada Hugh Laurie ile tanışıp yazı ve sahne hayatına yöneldiğini belirtiyor.
Neden sürekli yeniden anlatılıyor?
Fry, Holmes karakterinin neden Poirot, Father Brown veya Lord Peter Wimsey gibi kahramanlardan daha fazla yeniden üretime uğradığını sorgulayarak bunun birkaç temel nedenine dikkat çekiyor. Birincisi, Holmes’un son derece kapsamlı ve çok yönlü inşa edilmiş bir kişilik olması; ikinci olarak ise Holmes’un dünyasının okuyucuda güçlü, somut imgeler bırakması—Baker Street odası, test tüpleri, keman, pipo rafı ve penceredeki sis gibi öğelerin herkesin zihninde netleşmesi. Bu somutluk, okuyucuların Holmes’u gerçek kabul etmesine kadar varmış; dünya çapında 221B Baker Street’e mektuplar geldiği örnekleri Fry metinde aktarıyor.
Fry’a göre belki de en önemli neden ise “ihtiyaç”: Holmes’un ortaya çıktığı dönemde hızla büyüyen, karmaşık şehir yaşamının yarattığı belirsizliklere akıl ve düzen getirme işlevini üstlenmesi. Bu ihtiyaca yanıt veren dedektif figürü sonrasında pek çok yeni dedektif karaktere ve hatta süper kahramanların bir kısmına ilham verdi; Fry, Superman ve Batman gibi figürlerin, ister inandırıcı isterse fantastik güçlere sahip olsunlar, Holmes’un mirasını sürdürdüğünü öne sürüyor.
Yazıda ayrıca Holmes’un yöntemlerinin modern adli bilime açılan kapının öncüsü sayılabileceği, küçük ayrıntılara verilen önem ile günümüz kriminal analiz teknikleri arasındaki bağlantının kurulduğu; hatta modern Scotland Yard veri tabanının adının HOLMES kısaltmasını çağrıştırdığı gibi örneklerle Holmes’un güncel etkileri vurgulanıyor. Fry, sonuç olarak Holmes’un hem zamanın ruhuna hem de çağın gereksinimlerine yanıt veren bir figür olduğunu ve her yeni nesil için farklı bir Sherlock’un var olacağını söylüyor.



