The Guardian'daki inceleme, "Constantinople to Istanbul" adlı sergiyi Bizans ve Osmanlı imparatorluklarının ihtişamını yan yana getiren, izleyiciyi büyüleyen bir gösteri olarak sunuyor; yazar sergide zamanın nasıl geçtiğini fark etmediğini belirtiyor ve sergiyi "rüya kent" benzetmeleriyle özetliyor.
Sergide insan figürlerinin maddeselliğe dönüştüğü betimlemeler ağır basıyor: şehidin başrahibesi St Eudokia, renkli cam kakmalı mermer bir ikon olarak tanımlanıyor; taşın bir Klimt tablosunu andırdığı, ancak kazısının 1929'a kadar gerçekleşmediği not ediliyor. Bu tür betimlemeler eserin sanat tarihsel ve estetik değerine vurgu yapıyor.
Osmanlı dönemi pırıltısı da iddialı örneklerle gösteriliyor. 16. yüzyıla tarihlenen, muhtemelen II. Selim tarafından giyilmiş bir kaftan, "altından dokunduğu" söylenen zerbaft kumaşıyla ve güneş diski / çiçek motifleriyle dikkat çekiyor. Bu tür tekstil parçaları, ziyaretçiye ışık ve zenginlik hissi verdiği biçimde aktarılıyor.
Hamam ve gündelik yaşama ilişkin nesneler de sergide yer alıyor: mavi-beyaz sırla kaplı hamam karoları, kırmızı ipek bornoz, anne-inci kakmalı ahşap ayak dayama tahtaçları gibi objeler Osmanlı İstanbul'unun gündelik konforunu canlandırıyor. Metinler, iyi bir banyoya sahip olmanın Osmanlı İstanbul'unun etkisi altında yaşamak anlamına geldiğini işaret ediyor.
Bizans kökenleri ve kamusal görkem
Sergi anlatımını İmparator Constantine'in şehri kurmasıyla başlatıyor; Yeni Roma olarak adlandırılan Constantinople'un stratejik konumu ve Hristiyanlığı kabul etmesi vurgulanıyor. Constantine'in saray mozaiklerinden devasa, bıyıklı bir yüz tasviri örnek olarak sunuluyor. Ayrıca Hipodrom'dan getirilen eserler — Serpent Column'dan bir yılan başı bronz parça ve bir kaz figürü — ile hipodromu süsleyen fildişi rölyefler sergileniş biçimiyle anlatılıyor.
Metin, Bizans'ın Doğu'da yaşamaya devam ettiğini; okullarda Homeros'un okutulduğunu ve manastırların Platon metinlerini koruduğunu belirtiyor. 1453'teki son Türk saldırısı öncesi son Bizans imparatorunun halkına attıkları mızrak ve ciritleri fırlatmaları çağrısı ve karşı tarafın top kullanıyor olması gibi ayrıntılar, kuşatmanın bağlamını veriyor. Bizans'ın nihai olarak neredeyse sadece surlu Constantinople'a indirgenmesi, "Yunan ateşi" gibi savunma unsurları ve bu hayatta kalışın tarihsel istisna sayılması da ele alınıyor.
Galeri geçişi bir zaman kopuşu hissi veriyor ve ziyaretçi Gentile Bellini'nin 1480 tarihli Sultan II. Mehmed portresine yönlendiriliyor; portrede Mehmed'in beyaz sarık ve kürklü kırmızı kaftan içindeki hassas profili betimleniyor. Bu bölümde Osmanlıların Rönesans sanatını ithal etme denemeleri ve olası bir "İstanbul Rönesansı" tartışması gündeme getiriliyor; geçiş, fetih sonrası kültürel merak ve karşılıklı etkileşim vurgulanıyor.
Ayasofya ve ilham veren mimari unsurlar da serginin önemli temalarından. Geç 16. yüzyıra ait, Kur'an muhafazası için yapılmış bir ahşap sandık kubbe şeklini alarak dönemin İstanbul'unda Hagia Sophia'ya duyulan hayranlığı belgelediği biçimde yorumlanıyor. Ayasofya'nın 537'de kutsanması, Osmanlılar tarafından camiye çevrilmesi ve yapının dokusuna yapılan sınırlı müdahaleler; Brunelleschi, Michelangelo ve Wren gibi isimlerin kubbe mimarisiyle karşılaştırılması sergi metninde yer alıyor. Ayrıca 1935–2020 arasında müze olduğu, sonrasında tekrar camiye çevrilmesi ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın bu değişimi "Ayasofya'nın zincirlerinden kurtulması" şeklinde tanımlamasına yer veriliyor.
İncelemenin sonuç paragrafında yazarı serginin Bizans'tan İstanbul'a kutsal ve gündelik yaşamın zengin bir yolculuğu olarak tanımlıyor; hamamlarda, yüksek ahşap ayakkabılarda ve ipek bornozlarda gezinmeyi öneriyor. Yazar iki saat geçirdiğini, sergiyi hemen baştan sona tekrar gezmek istediğini belirterek genel övgüsünü sonlandırıyor.



