John Green, The Guardian için kaleme aldığı metinde okuma yaşamını ve onu etkileyen kitapları sıralıyor; en erken okuma anılarından güncel okuma tercihlerine kadar uzanan listesinde Sweet Valley High ve The Baby‑Sitters Club gibi serileri 1980'lerde 'devoured' diye nitelendiriyor ve cinsiyetlendirilmiş döneme rağmen bu kitapları büyük bir iştahla okuduğunu belirtiyor.
Çocukluk ve ergenlik dönemine dair anılarında, büyürken en çok hayatta kalma ve direnç temalarını işleyen kitaplara yakın hissettiğini yazıyor; özellikle Gary Paulsen’in The Island adlı eserini, doğal dünyayı öğrenme ve yalnızlık/keşif temaları nedeniyle favori kitaplarından biri olarak gösteriyor.
Green, ergenlikte onu değiştiren yazar olarak Toni Morrison’ı işaret ediyor ve The Bluest Eye, Sula ile Song of Solomon’ı art arda okumanın edebiyatı ona daha canlı ve dönüştürücü gösterdiğini anlatıyor; Morrison’ın eserlerinin kitapların sadece kaçırma değil aynı zamanda dönüştürme gücünü gösterdiğini vurguluyor.
Gençlik değerlerinin oluşmasında Kurt Vonnegut’un rolüne de değinen Green, Vonnegut’un temelde insanı merkez alan hümanizminin inanç ve değerlerini şekillendirdiğini aktarıyor; Vonnegut’un 'insanlığın hâlâ iyi haber olabileceği' fikrinin kendisini etkilediğini yazıyor.
Yazarlık isteğini kabartan kitap olarak Michael Chabon’ın The Mysteries of Pittsburgh adlı romanını gösteriyor; romanda geçen queer ana karakterler ve çağdaş gençliğin canlı tasviri sayesinde benzer hikâyeler anlatma isteği uyandığını belirtiyor.
Bir esere geri dönüş hikâyesinde JD Salinger’ın The Catcher in the Rye’ını anlatıyor: lise yıllarında Holden Caulfield’ı sızlanıyor ve şımarık bulduğunu, ama yetişkinlikte romana geri döndüğünde eserin onu paramparça ettiğini ve Holden’in üzüntüsü ile savunmasızlığının ancak olgunlaşınca anlaşıldığını yazıyor.
Tekrar okuma alışkanlığından söz ederken Lily King’in Heart the Lover adlı kitabını yeniden okuduğunu ve ikinci kez daha çok zevk aldığını paylaşıyor; Green, iyi bir kitabın her dönüşte farklı olduğunu ve kendisinin metin değişmese de değiştiğini düşündüğünü belirtiyor.
Bazı yazarlarla arasına mesafe koyduğunu da ifade ediyor: Ayn Rand’ın eserlerini bir daha okuma gereği hissetmediğini, kurgularının zayıf olduğuna ve insan örgütlenmesi/iş birliği hakkındaki hatalı fikirleri pekiştirdiğine inandığını yazıyor.
Daha geç keşfettiği eser olarak Jane Austen’ın Pride and Prejudice’ını yetişkinken okuduğunu, Lizzy Bennet ile daha gençken tanışmayı dilediğini ama kitabı sevdığını ve sık sık geri döndüğünü aktarıyor.
Şu an okudukları arasında Dr Katie Mack’in How to Build a Universe adlı astrofizik kitabı bulunuyor; bu kitabın kendisine 'uzaklaşma' hissi verdiğini, kendi hayatının tek hayat olmadığı ve galaksisinin tek galaksi olmadığı perspektifini kazandırmaya çalıştığını belirtiyor.
Son olarak, dil ve okuma sevgisini hatırlamak gerektiğinde Robert Penn Warren’ın All the King’s Men adlı romanına döndüğünü yazıyor; bu romanı ABD siyaseti ve güneyi üzerine bir eser olarak tanımlarken esasen zamanın kaçınılmaz akışı üzerine güçlü bir metin olarak gördüğünü anlatıyor.



